SENİN İDDİAN / DAVAN NE?

SENİN İDDİAN / DAVAN NE?

Servet Kızılay dibacedergisi@gmail.com

Avrupa’da son günlerde yükselen Sağcılık (Milliyetçilik-Irkçılık-Faşizm) sosyal bilimcilerin, aydınların, gazetecilerin hikmetli açıklamalarıyla aydınlığa kavuşuyor. Bu konuyla ilgili hâkim görüşe göre; “Avrupa’da ekonomi kötüye gittikçe, yoksulluk artıkça, göçmenler-mülteciler ülkelere doldukça ve benzeri gelişmeler oldukça sağ (milliyetçilik-faşizm) artış göstererek iktidarı zorluyor”. Yani bu görüş; maddi sebepleri dayanarak, her şeyi maddi unsurların parçası yaparak, kendi pozisyonunu bir taraftan tutarlı şekilde ortaya koyuyor fakat öte yandan oldukça ters bir durumu hatta olmaması gereken bir durumu da işaret ediyor. Fakirlik-yoksulluk onun öznesi Halk denilen şey, aynı zamanda Sol’un yani bu tür görüşlere başvuranların Sermayesi ve pazarını oluşturuyor. Bu Pazar ve sermaye olması gereken yerden uzakta duruyor. Şayet ekonomi kötüye gittikçe, yoksulluk artıkça Sağcılık-muhafazakarlık artıyorsa; bu artış, ne anlama geliyor? Solun fakire fukaraya-yoksula ve Halka ulaşamadığı anlamına gelmiyor mu? Tabii ki öyle. Sol bunu farklı açılardan izah etmeye çalışsa da-mesela iktidar ve aygıtlarının yönlendirmeleri gibi- Solun en temel iddiasının/davasının altının boş ve kendi altyapılarının çürük olduğunu gösteriyor. Zaten Sol’un siyasal ve toplumsal pratiği en klasik döneminden en post-modern dönemine kadar benzer hatları izliyor: Halka ulaşmayı geç, Halk düşmanı; yoksul fakir fukara garip gurebanın değil zenginin yanında ve en hazini onun hizmetinde göreve koşuyor. Türkiye’nin her şehrindeki en zengin muhitler “Solcu” geçiniyor. Türkiye’de nerde dünya nimetlerinden istifade etmek isteyen, paylaşımla işi olmayan, fakir fukaranın hakkını her fırsatta yiyen vb varsa “Solcu” olmak için and içiyor. Örnekleri benlerce kez artırabiliriz. Bunun basit bir nedeni varmış gibi görünüyor: Sol ne kadar kendini; en sahici, gerçekçi, realist, maddeci vb olduğunu iddia ederse etsin, kendini ne kadar öyle tanımlarsa tanımlasın, davasını ne denli buna dayandırırsa dayansın, manevi-maneviyatçı değil fakat “Ütopyacı-Ütopist” kalıyor. Kendi davasını savunurken de nefret ettiği “İdealizmin” göbeğine düşüyor. Bugün sol; Sekülerizmin ileri karakolu, sözde en fazla düşmanlaştırdığı ve yine nefret ettiği Kapitalizmin sözcüsü durumundan kendini kurtaramıyor. Henüz iki gün önce Küba’da cinsel kimlikle ilgili cinsiyet siyasetinin en uç yasaları onaylandı. Oysa ülkede akla gelmesi gereken en son şey bunlar olmalıydı. Çünkü Küba’da eğitimden altyapıya kadar herşey yetersizliğini koruyor. Rusya’nın, Küba’nın Sol olmadığı Türkiye’de hiçbir zaman hakiki anlamda Sol ve Solcu bulunmadığını söylemek de kendi gerçekleştirmemiş/ gerçekleştiremeyen, geçmişi şimdiyi değil geleceği imleyen yine bir “Ütopya” ile alakalı.

Herşeye rağmen burada mesele, Solun yargılanması değil daha genel bir yere ulaşmak. Ulaşacağımız yer, Solu da Sağı da içine alabiliyor, onlar için de geçerli olabiliyor: “Allah herkesi kendi iddiasından yakalar (sınar)” şeklinde ifade edilebilecek bu genel yer, bir çok çelişik durumları test etmeyi de mümkün kılıyor fakat bu sözün Solun çok sevdiği ve başvurduğu “Diyalektik” ile doğrudan bir ilişkisi yok. Onunla olsa olsa zorlama bir ilişkisi bulunabilir. Bu söz herşeyi çelişiğiyle düşünmeyi, çelişik olanı da aynı değer ve oranda birleştirmeyi anlatmıyor. Daha çok Varlıkla olan bir mukavemeti sınıyor. Yani Tanrının insanı kendi iddiasının en merkezi yerinden sallayacağını söylüyor. Bu yüzden; Sol-Halkla yoksullarla, Sağcılar-değerlerle, Dindar olan- imanıyla (inancıyla), Korkusuz-korkuyla, Cesaretli-cesaretiyle Bilim-hakikatle… vb denenir, deniyor. Yani mesele, Solun Halk karşıtı olması, Muhafazakarın dini manevi değerleri muhafaza edememelerinden öte en merkezi iddiada ve davada ayakta kalamaması şeklinde karşımıza çıkıyor. Öte yandan “değişim” kavramını hem kutsayan hem de modern dönemde onu başka farklı bir yapıyla ele alan Sistem (paradigma) Solun ciddi desteği ile; Muhafazakarlığı, Sağ (ırkçılık-milliyetçilik-faşizm) diyerek aşağıladı fakat buna rağmen kendi içinde (iddiası ve davası gereği) olması gereken muhafazakarlığı da fakir fukara garip gurebaya ulaşma adına yakalayamadı. Bir şeyi değiştirmenin muhafaza etmekten çok daha kolay, az maliyetli, düşük enerji performans gerektiğini görmek hiç de zor değildi. Zor olan şey, iddiada /davada gayret ve samimiyetti. Kapitalizm için bile söz konusu edilen bu zorluk geçerliydi. Zaten Kapitalizm de tüm şirin görüntüsü ambalajına rağmen öyle kalmayı başaramadığı için kendini çoğu kez en baskıcı faşist uygulamalarla gayrı insani şekilde dayattı.

Şimdi sorumuza dönelim: Senin iddian, davan ne? En fazla neyde ayak diretiyorsun, en fazla neyde iyisin, güçlüsün, haklısın? Hangi konuda durumda asla olmazların var? Unutma merhametin çoksa merhametinden, cesaretin çoksa cesaretinden, Adaletliysen adaletinden yakalanacaksın? Umulur ki o an; göstereceğin mukavemet seni dilden çok daha sağlam bir şekilde ayakta tutar.

Tüm yazılarını göster